DÜNYA
HAYATININ SÜSÜNE ALDANANLAR
Materyalist
toplumun ölçüleri ve değer yargıları, insanları tümüyle kayıtsız,
Allah, din ve bu dünyadaki varoluş amacı hakkında hiçbir şey düşünmeyen
bir modele doğru sürükler. Tümüyle maddiyat, dünyevi zevkler ve
geçici hevesler üzerine kurulu bir sistem olan materyalist yapı,
insanı bu dünyadaki amacından tamamen uzaklaştırarak gerçekte
kendi icadı olan bir kurallar ve kanunlar silsilesi içinde yaşamaya
mahkum eder. Dolayısıyla basit zevkler, maddiyata dayalı idealler
"araç" statüsünden çıkarılır ve "hayat amacı"
statüsüne yerleştirilir.
Cahiliye
yaşamının tam bir yansıması olan bu anlayışta, insanları programlayan
ve dizginlerini elinde tutan "toplum" faktörü, onlara
birçok görev yüklemiştir. Öncelikle insanın kendini garantiye
alması, başka bir deyişle "gemisini kurtarması", sonra
da toplumda itibar sahibi, güç ve mevki sahibi bir hale gelmesi
gerekmektedir. İşte bu hırs ve ihtiras onu o derece acımasız ve
gözü dönmüş bir ruh haline sokar ki, hedeflerine ulaşmak için
gerekirse diğer insanlar kullanılacak, ezilecek ya da safdışı
bırakılacaktır.
Çünkü
maddeci ve din dışı bakış açısına göre, hayat bir savaştır ve
zayıfın güçlü tarafından safdışı bırakılması ya da kullanılması
bu sistemin kanunudur. Bu kanuna uymayan zayıfların ayakları üzerinde
durma şansı yoktur, çünkü "güçlü olan her zaman haklıdır".
Bu adaletsiz, sömürüye dayalı haksız yapıyı kabul etmeyenler ve
buna karşı mücadele verenler hemen toplu bir cepheyle, organize
bir
küfür güruhuyla karşılaşırlar. Her türlü saldırıya, tehdide, hakarete,
iftiraya ve komploya maruz alabilirler.
Kuran-ı
Kerim, Allah'ı inkar eden ve ona düşman kesilen bu yapıyı şöyle
ifade ediyor:
"İnsan,
bizim kendisini bir damla sudan yarattığımızı görmüyor mu? Şimdi
o, apaçık bir düşman kesilmiştir." (Yasin Suresi, 77)
Ancak
işlerin ters gittiği durumlar da söz konusu olabilir. Yani materyalist
insan, bütün enerjisini, zamanını ve gücünü dünyevi ihtiraslar peşinde
koşturarak kullanmasına rağmen, bazen gerekli başarıyı gösteremeyebilir,
hayal ettiği toplumsal statüyü kazanamayabilir. İşte o zaman herşey
tersine döner. Aynı materyalist çarklar bu sefer onu da öğütmeye
başlar. Daha önce hayat gayesi olduğuna, kendisini kurtaracağına
inandığı değerler, kurallar bu defa onun karşısına geçer. Bir de
bakar ki, toplumun ezdiği,
hor gördüğü insanlar sınıfına kendi de girmiştir. Yanında onu anlayacak,
ona yardım edecek kimseyi de bulamadığında son çareyi Allah'a yalvarmakta
bulur. Allah bu durumu şu benzetmeyle açıklıyor:
"Karada
ve denizde sizi gezdiren O'dur. Öyle ki siz gemide bulunduğunuz
zaman, onlar da güzel bir rüzgarla onu yüzdürürlerken ve (tam)
bununla sevinmektelerken, ona çılgınca bir rüzgar gelip çatar
ve her yandan dalgalar onları kuşatıverir; onlar artık bu (dalgalarla)
gerçekten kuşatıldıklarını sanmışlarken, dinde O'na 'gönülden
katıksız bağlılar (muhlisler)' olarak Allah'a dua etmeye başlarlar:
'Andolsun eğer bundan bizi kurtaracak olursan, muhakkak sana şükredenlerden
olacağız'." (Yunus Suresi, 22)
Bugün
etrafımıza baktığımızda Kuran'ın tarif ettiği "gemideki nankör
insan" modeline sıkça rastlasak da, zaman ilerledikçe ve İslam'ın
sunduğu maneviyat, güzel ahlak insanlar arasında yayıldıkça, bu
yapıdan sıyrılan ve mutluluğu, huzuru Allah yolunda mücadelede bulan
insanların sayısı katlanarak artacaktır
|