Rabin
suikastıyla bu soru tekrar gündeme geldi: Ortadoğu'da barış nasıl
mümkün olacak?
1993
yılında FKÖ-İsrail arasında imzalanan ve Yeni Dünya Düzeni'nin
önemli başarılarından kabul edilen barış anlaşması, bütün dünyada
büyük bir iyimserlik havası yaratmıştı. Olay radyo ve televizyonlardan
flaş haber olarak aktarıldı. Aktarılırken de 'Dünya değişti, barış
ve uzlaşma dönemine girildi. 50 yıllık Arap-İsrail düşmanlığı
bile sona eriyor' mesajları da ihmal edilmedi.
Kamuoyuna
sunulan yeni Ortadoğu planı hazırdı: Ortadoğu'da 1948'den beri
süregelen gerilim sona erecek, İsrail tüm Arap komşularıyla barış
içinde yaşayacaktı. Hatta İsrail, ticari ve endüstriyel birikimini
bu ülkelere açacak ve kendisinin karşılamakta zorlandığı iş gücü
ihtiyacını Araplardan karşılayacaktı. Böylece hem Araplar hemde
İsrail kazanacaktı. Ortadoğu'nun refah seviyesi düşük Arap halkları
zenginleştikçe, kültür seviyeleri yükselecek ve demokratik bir
rejimle yönetilme arzuları şiddetlenecekti. Bu da zaman içinde
Ortadoğu ülkelerindeki tek adam yönetimlerinin demokratik sistemlere
dönüşmesini sağlayacaktı. Bu planın arkasındaki motor güç tabii
ki ABD olacaktı. Nitekim ABD'nin Ortadoğu'ya barış getirme yolunda
ağırlığını hissetirmesi 1990'larda değil, 20 yıl öncesinde Camp
David görüşmelerinde kendini göstermiştir.
Acaba
Ortadoğu'da barışa uzanan yolda atılan ilk adım olan Camp David
gerçekten bir Amerikan etkisinin bir ürünü müdür? Bu etkinin amacı
hakikaten İsrail'in ödünler vermesi pahasına da olsa, bölgeye
barışı hakim kılmak mıdır?
Barış
sürecinde Amerikan etkisini ve bu etkinin faillerini bulmak için
Camp David görüşmelerini büyüteç altına almak yeterli. 17 Eylül
1978'de Mısır ile ile İsrail arasında imzalanan barışın arkasındaki
iki önemli isim yahudidir: Başkan yardımcısı Leon Charny ve Henry
Kissinger. Görüşmelere katılan bir diğer kişi, yahudilik ve masonlukla
bağlantısı sık sık gündeme gelen Bilderberg Grup ve CFR gibi örgütlere
üye olan Cyrus Vance'tir.
İsrail'i
barışa zorluyormuş gibi görünen Amerikan etkisinin arkasında yine
İsrail vardır. İsrail'in barış sürecine girmesi sanıldığının aksine
ne Amerika'nın ne de diğer batılı ülkelerin baskıları yüzünden
oluşmuştur. 'Ortadoğu'daki barış süreci', detaylarıyla düşünülmüş
bir İsrail plandır. Arkasında, daha kuvvetli vurmak için rahat
nefes alabilme mantığı yatmaktadır.
Nitekim
Camp David'den sonra İsrail birlikleri, barışı imzalayan Begin'in
emriyle Lübnan'ı işgal etmiş, ardından Sabra ve Şatilla katliamları
yaşanmıştı. Camp David Anlaşması Ortadoğu'ya barış getirmekten
çok, İsraili çevreleyen ve Araplardan oluşan düşman blokunu çatlatmaya
yaramıştır. Mısır'ın bu anlaşmayı imzalamasıyla, 'Arap milliyetçiliği'nin
Ortadoğu'da İsrail faktörünü etkisiz kılma konusunda ne kadar
kof kaldığı ortaya çıkmıştır.
Bugün
İsrail, aynı metodla karşısında gerçekten güçlü bir blok oluşturabilecek
olan İslam'ı yoketmeyi amaçlıyor. İsrail, FKÖ ile yaptığı barış
ile Filistin davasının temsilcisi olarak bu örgütü kabul ediyor,
böylelikle Filistin'de giderek güç kazanan İslami direniş hareketlerini
sindirmeyi umuyor. Ancak, Allah'ın izniyle müslümanlar Arap milliyetçilerinin
düştüğü bu oyuna düşmeyecek ve Filistin'deki müslüman arapları
İsrail'in boyunduruğundan kurtaracaklardır.