Ahiret
inancı, Kuran-ı Kerim'de imanın temel şartları arasında sayılan
son derece önemli bir konudur. Bu nedenle Allah, daha ilk sure
olan Fatiha'nın başında kendi sıfatlarını sayarken Rahman ve Rahim
sıfatlarının hemen ardından kendisinin "Din gününün maliki
(Fatiha Suresi, 3)" olduğunu belirtir. Bir sonraki sure
olan Bakara suresinin üçüncü ayetinde de müminlerin 'gayba', yani
görmediklerine, duyularıyla algılayamadıklarına iman ettikleri
söylenir: "Onlar, gaybe inanırlar... (Bakara Suresi, 3)".
Ölümden
sonra dirilme, kıyamet, cennet, cehennem gibi olaylar, kısaca
ahiret hep bu 'gayb'ın içerisinde yer alır. Nitekim bir sonraki
ayette de "... ve ahirete de kesin bir bilgiyle inanırlar"
ifadesiyle "ahirete iman" konusu özel olarak tekrar
vurgulanır. Tüm bunlardan anlaşılacağı gibi, "ahirete iman"
konusu Kuran'ın daha en başından itibaren yoğun bir şekilde ele
alınmaya başlanır.
Ahiret
inancının önemi onun gerçek imanın bir göstergesi olmasından kaynaklanır.
Kuran'da belirtilen şekilde bir ahiret inancı insanın samimi ve
gerçek bir mümin olduğunun çok büyük bir kanıtıdır. Çünkü ahirete
iman eden bir kişi zaten Allah'a, O'nun kitabına ve Resulü'ne
de kayıtsız şartsız iman etmiş demektir. Bu kişi Allah'ın herşeye
gücünün yettiğini, sözünün doğru, vaadinin de hak olduğunu bilir,
dolayısıyla ahiretten hiçbir şüphe duymaz. Henüz bu gerçekleri
görmediği, bunlara bizzat şahit olmadığı halde Allah'a olan imanının,
O'na duyduğu güvenin ve kendisine verilmiş olan aklın doğal bir
sonucu olarak, adeta görüyor gibi bunlara iman eder. Buraya kadar
da anlaşıldığı gibi tam ve hakiki bir imana sahip olmak kesin
bilgiye dayanan bir ahiret inancında düğümlenmektedir. Kuran'ın
birçok yerinde inkarcıların ahireti tanımadığından, onun gerçekleşeceğine
inanmadıklarından bahsedilir. Kimisi Allah'ın
herşeyi en başta yaratıp bıraktığını, daha sonra olayların kendi
başına gelişip devam ettiğini, kimisi Allah'ın insanı yarattığını
fakat insanın kendi kaderini kendisinin belirlediğini, kimisi
Allah'ın gizli olan şeyleri, düşünceleri bilmediğini, kimisi de
Allah'ın varolduğunu ancak din diye birşeyin olmadığını
savunur. Allah bu sonuncu düşünceyi, yani Allah'ın varolup dinin
olmadığını savunanları Kuran'da şöyle tanımlar:
Onlar:
"Allah, beşere hiç bir şey indirmemiştir" demekle Allah'ı,
kadrinin hakkını vererek takdir edemediler... (Enam Suresi, 91)
Sonuçta
imansızlığın temelinde Allah'ı tam bir reddetmenin yanısıra, ayette
de belirtildiği gibi Allah'ı gereği gibi takdir edememe sorunu yatar.
Yoksa inkarcılar arasında, bir yaratıcıyı kesin bir yargıyla reddedenlerin
oranı oldukça düşüktür. Bunların bile çoğu içlerinde sürekli bir
şüphe duygusuyla yaşar. Kuran'da da bu yüzden Allah'a şirk koşan
ve ölümden sonra dirilmeyi, hesap gününü, cenneti, cehennemi inkar
edenlerin durumu birçok yerde ele alınır ve ahirete iman konusu
bütün mantık ve detaylarıyla özlü olarak açıklanır.
Ahiret,
her ne kadar bu dünyada beş duyumuzla idrak edemediğimiz bir gerçekse
de Allah bu gerçeği aklımızla kavramamızı sağlayacak birçok delil
yaratmıştır. Zaten dünyadaki imtihan ortamının bir gereği olarak,
önemli olan bu gerçeklerin duyular vasıtasıyla değil, akıl ve vicdan
yoluyla kavranılmasıdır. Bir parça vicdan sahibi insan biraz düşündüğünde
kendisi dahil, etrafındaki hiçbirşeyin tesadüf eseri olmadığını,
herşeyin bir yaratıcının sonsuz gücü, bilgisi, isteği ve kontrolünde
gerçekleştiğini rahatlıkla
görür. Bunun sonucu olarak ahireti yaratmasının da Allah için hiçbir
güçlük teşkil etmediğini, ahiretin yaratılmasının bu dünyanın en
doğal ve en makul sonucu olduğunu, Allah'ın hikmetine en uygun olay
olduğunu kavrar.
|