Yaratılışçı Hareketler - 1

Bir insanın meydana gelişi akılalmaz bir mucizedir. Bir gelişimin mükemmel bir şekilde meydana gelmesi, tek bir hücreden gören, duyan, konuşan, hisseden şuurlu bir varlık oluşabilmesi başlıbaşına olağanüstü bir olaydır. Üstelik bu varlık, yaşamdaki ayrıntıları, kendi yaratılışını, doğadaki dengeyi ve mükemmellikleri denemelerle keşfeden ve bunlardan dolayı hayrete düşen insanoğlunun ta kendisidir. İnsanların bir kısmı bu yaratılışı görmezden gelirler. Onlara göre bu yaratılış gerçekten de hayret vericidir ama ne de olsa tüm bu safhalar “doğanın” insanlara bir hediyesidir. (!) Oysa ne kadar isteseler, üzerinde çaba harcasalar da bu inanışın mantıklı bir temeli yoktur. Tek hedefleri Allah’ın varlığını reddetmektir. Amaç zaten ortaya mantıklı bir açıklama getirmek değil, yaratılış gerçeğine karşı çıkabilmektir. Bu nedenle de ortaya bir tez atılması ve bunun geliştirilmesi gereklidir.

Evrim Teorisinin mantığı budur: Yaratılışa karşı çıkabilmek! Asıl amaç bilimsel bir gerçek bulabilmek değildir. Zaten bilimsel bir gerçek bulunabilmiş de değildir. Normal şartlarda evrim iddiasından çoktan vazgeçilmiş ve yerine daha mantıklı yöntemlerle açıklanabilecek kuramların ortaya atılmış olması gerekmektedir. Ama daha kapsamlı yeni bir açıklama imkan dahilinde olmadığı için evrim üzerinde yapılan yenilikçi çalışmalarla yetinilir. Yani gerçek kabul edilmez, zan ve tahminler türlü şekillere sokulup insanlara empoze edilmeye çalışılır. Bu ilkel mantık Kuran ayetlerinde şu şekilde ifade edilmektedir:

“ Kahrolsun, o 'zan ve tahminle yalan söyleyenler';Ki onlar, 'bilgisizliğin kuşatması' içinde habersizdirler.” (Zariyat Suresi, 10-11)

Bütün bu çabalara rağmen zaman ilerledikçe evrimciler, geçmiş dönemlerin aksine, savunmalarının kendilerine bir sonuç getirmeyeceğini anlamışlardır. Çünkü artık evrimin açmazları açıkça ortaya çıkmış, insanlara karşı birtakım aldatıcı yöntemler kullanılmış ve bütün bunlar büyük bir sansasyon yaratmıştır. Dahası, ortaya atılan bilimsel veriler, evrimin değil, ortada bir olağanüstülüğün var olduğunu açıkça göstermiştir.

İnsanlar bilimi kavrayabildikçe ve bu konuda daha fazla ayrıntı öğrendikçe, yaratılışın tartışılmaz bir gerçek olduğunu daha iyi anladılar. Buna zamanla bütün bu ayrıntıları evrime bir kanıt teşkil edebilmek hedefiyle ortaya çıkaran bilim adamları da dahil oldular. Çünkü araştırdıkça ortaya evrimin açıklayamadığı ve asla açıklayamayacağı aşikar olan pekçok konu çıkmaktaydı. Detayların içinde daha kapsamlı detaylar meydana gelmekte ve bunların tümü dengeli bir biçimde birbirine bağlı sistemlerden oluşmaktaydı. Bununla karşılaşan pek çok kişi bu muazzam görüntü karşısında kayıtsız kalmıyor ve gerçeklerle karşılaşmaktan müthiş bir haz duyuyordu. Bunların arasında ünlü bilim adamlarının ve konusunda uzmanlaşmış paleontologların ve biyologların bulunması elbette beklenen birşeydi; çünkü bu kişiler yaratılış üstünlüğü ile daha yakından tanışmaktaydılar.

İnsanların araştırmalara başlamalarından uzunca bir zaman sonra keşfedilen genetik ve mikrobiyoloji, gün geçtikçe açıklamasız kalan dengeli sistemlerin sayısını arttırıyordu. Önce hücrenin varlığı anlaşılıyor ardından içinde barındırdığı detaylar çözülmeye çalışılıyordu. Kendisini oluşturan parçaların ayrı ayrı fonksiyonlarının olduğu ve bunların herhangi birinin yokluğunun insanın hayatına malolacağı anlaşılıyordu. Bunlar, kanın pıhtılaşmasını sağlayan proteinlerden biri de olabilirdi, hücrenin hareketini sağlayan tüycüklerden biri de. Bütün bunlar gözle görünmeyecek kadar küçük bir dünyaydı. Ama insan hayatı bunlara bağlıydı.

Mikrobiyoloji ile hücreleri ve gözle görünmeyen mikroorganizmaları içeren yepyeni bir dünya keşfedilmiş ve her nedense böyle bir dünyanın varlığı evrim taraftarları tarafından tamamen ihmal edilmiş ve açıklamasız bırakılmıştı. Oysa Darwin kendi döneminde böyle bir tehlikenin olması ihtimaline dikkat çekmiş ve kendi teorisini yıkacak en önemli etken olarak kompleks organların varlığı olasılığını öne sürmüştü. Ancak Darwin’in düştüğü en büyük yanılgı, böyle bir organın gerçekte var olduğunun farkında olmamasıydı:

“Eğer çok sayıda, ardarda gelen ve gözle görünür küçüklükteki değişikliklerle oluşamayacak kadar kompleks bir organın var olduğu ortaya konulmuş olsaydı, benim teorim yerle bir olurdu. Ama ben öyle bir organ bulamadım.” (Charles Darwin - “The Origin of Species”)

Darwin’in öyle bir organ bulamaması doğaldı. Çünkü mikrodünyanın varlığı elektron mikroskobunun keşfi ile ortaya çıkmıştı. Bu dönem ise Darwin’den sonraki zamanlara rastlamaktaydı. Darwin, kendi teorisini ortaya atarken, içlerinde barındırdıkları kompleks yapıları göremediği ve dolayısıyla bir türlü niteliklerini çözemediği birtakım canlıları ve bunların ince ayrıntılarını “basit” olarak tanımlamış ve bu konunun üzerinde dahi durmamıştı. Oysa Darwin’in dikkate almadığı bu “basit” ayrıntılar, Darwin’in açıklamaya çalıştığı dünyadan ve canlılıktan çok daha karmaşık ve detaylı bir dünyaydı ve Darwinci yöntemler ile hiçbir açıklaması yapılamazdı. Darwin, kendisini ve teorisini devre dışı bırakacak olan sistemi tanımasa da ne olduğunu biliyordu. Tek güvencesi bu sistemin henüz keşfedilmemiş olduğu idi.

Ancak şu anda bu sistem ve bu sistemin detaylarının önemli bir bölümü keşfedilmiş durumda. Fakat Darwin’in ortaya attığı kuramı savunmayı bir görev edinmiş olan kişiler hala inanılmaz bir cesaretle, açıklamasını yapamadıkları bu dünyanın birtakım aşamalarla ve değişimlerle meydana geldiğini iddia etmektedirler.

Bunların yanısıra böyle bir dünyanın keşfinin bir rastlantı olamayacağını çalışmalarının sonunda tam anlamıyla anlamış olan pekçok bilim adamı, daha önce içine düştükleri evrim yanılgısını farkederek ortada açık bir yaratılışın olduğunu anlamışlardır. Bilim, Allah’ın üstün yaratıcılığını görmelerini ve gözlemlemelerini sağlamış ve yaratılışın bir inanç veya dogma olmadığını, bilimsel her türlü verinin kendilerine ispatlı bir yaratılış sunduğunu görmüşlerdir.

Dolayısıyla ‘Yaratılışçı hareket’ zaman içerisinde çok büyük bir kitleye yayılmış ve dünya çapında etkili olmaya başlamıştır. Darwinizmin açık bir aldatmaca olduğunu farkeden bilim adamları bu yayılmada kayıtsız kalmamış, dünyanın çeşitli bölgelerinde birtakım etkinliklerle Yaratılış gerçeğini tüm dünya insanlarına tanıtmaya çalışmışlardır. Bu çalışma kuşkusuz evrim taraftarı çevreler tarafından bir panik ile karşılanmış ve evrimciler yeni yöntemler aramaya koyulmuşlardır. Ortaya tutarlı yeni bir yöntem çıkaramadıkları için de eski yöntemleri çeşitli şekillere sokmak ve yenilemek için uğraşmışlardır. Ama gitgide artan Yaratılış delillerine karşı evrim iddialarının geçersizliği o kadar belirgindir ki, artık evrimciler kendi fikirlerini açıkça belirtemez olmuşlardır. Gösterilmeye çalışılan herhangi bir çaba, hemen bir karşılık almakta, evrimciler geleneksel taraftarları dışında artık pek çevre edinemez olmuşlardır.

Bu Yaratılışçı hareketlerin yayılımı elbetteki önemli ve büyük bir gelişmedir. İnsanlar bilinçlendikçe, Yaratılışa dair delilleri gördükçe ve güçlerinin yetmeyeceği bir sistemin var olduğunu düşündükçe, Allah’ın varlığını ve kudretini tanımakta, hatta açıkça görmektedirler. Bütün bu muhteşem varlıkları ve onların sistemlerini yaratan, tüm alemlerin Rabbi olan Allah’tır. Bazı insanlar bu gerçeğin farkına varamazlar. İşte evrimcilerin yanılgısı budur.


“Gerçekten sizin Rabbiniz, altı günde gökleri ve yeri yaratan, sonra arşa istiva eden Allah'tır. Gündüzü, durmaksızın kendisini kovalayan geceyle örten, güneşe, aya ve yıldızlara kendi buyruğuyla baş eğdirendir. Haberiniz olsun, yaratmak da, emir de (yalnızca) O'nundur. Alemlerin Rabbi olan Allah ne yücedir.” (Araf Suresi, 54)