Hücrelerin
Bilinmeyen İntiharı
İnsan
vücudunda sayısı 100 trilyona varan hücre, yaşamın devamını sağlayabilmek
için durmaksızın çalışır. Bir milyon tanesi biraraya geldiğinde
ancak bir iğne ucu kadar yer tutan ve tek başına olağanüstü işlemler
başarabilen hücre, bilim adamları tarafından en kompleks ve en
karmaşık yapı olarak tanımlanır. Çünkü hücrenin içine girildiğinde
son derece düzenli ve kusursuz işleyen bir sistemle karşılaşılmaktadır.
Bu mikroskobik canlının bünyesinde bulunan tüm organeller arasında
adeta bir zincir vardır. Ve bu zincirin her halkası kendi üzerine
düşen görevi eksiksiz olarak yapar. Hücre ancak bu şekilde hayat
bulur ve canlılığını devam ettirir.
Yapılan
bilimsel araştırmalar insanlar da dahil olmak üzere tüm memelilerin
hayatlarını devam ettirebilmelerinin, sadece yeni hücrelerin üretilmesine
değil, bir o kadar da vakti dolan hücrelerin ölmesine bağlı olduğunu
göstermektedir. Bilim adamları bu olayı, “opoptosis” olarak adlandırmaktadırlar.
Bu süreç esnasında intihar edecek hücreler önce küçülmeye, daha
sonra da kaynamaya başlarlar ve hücre yüzeyinde kabarcıklar gözükür.
Ve hücre bu aşamaya geldikten sonra diğer hücreler tarafından
tamamen ortadan kaldırılmaktadır.
Bugün
hala birçok bilim adamı, hücrelerin kendilerini neden ve nasıl
öldürdüklerini araştırmakta ve cevaplanamayan yüzlerce soru ile
karşılaşmaktadırlar. Hiç kuşkusuz cevaplanan her soru da yeni
bir soruyu ve bir bilinmeyeni daha ortaya çıkarmaktadır. Hücrelerin
hepsi olmasa bile birçoğu zamanı geldiğinde kendi hayatına son
verebilecek proteinler üretmektedir. Ne var ki hücre vücuda yararlı
olduğu sürece ürettiği bu proteinleri devreye sokmaz. Yani vücuda
faydalı olduğunu ‘bildiği’ sürece kendi kendini yoketmez. Ancak
burada sözü edilen, insan gibi zekası olan bir varlık değildir.
‘Düşünme’, ‘karar verme’, ‘plan yapma’, ‘araştırma’, ‘analiz yapma’
imkanı ya da yeteneğine sahip olan bir canlı değildir. Burada
sözü geçen varlık vücutta akan kanın, tırnakların, baştaki saç
tellerinin kısaca tüm organellerin en küçük yapı taşı olan hücredir.
Ancak
müstakil bir irade sahibi olmamasına rağmen bu canlı, önce içinde
bulunduğu bedene yararlı olup olmadığını tespit etmektedir. Bu
tespiti yaptıktan sonra eğer faydalı olmadığına kanaat getirirse,
ki buna kanaat getirmesi için biyoloji, kimya gibi bilim dallarında
da uzman olması, sadece bulunduğu bölgeyi değil tüm vücudu çok
iyi tanıması gerekmektedir, kendi kendini devre dışı bırakmanın
daha akılcı olacağına karar verir. Ama herşey bu kadarla da kalmaz;
canlı bir haldeyken nasıl cansız hale gelip vücuttan atılacağına
dair bir yöntem de bulmak zorundadır. Nitekim tam o anda, insanların
bile başaramadığı ve hiçbir zaman da kesinlikle başaramayacakları
bir yöntem keşfeder ve özel bir protein üretmeye başlar. Ancak
bu protein vücutta bulunan birçok proteinden herhangi biri değildir.
Sözkonusu protein o hücreyi öldürecek olan özel bir kimyevi içeriğe
sahiptir.
Yine
vücudun savunma ordusunun düşmanla savaşmada en önemli bölüğü
olan T lenfositleri de, hayatlarının farklı bir aşamasında intihar
etmeye kodlanmışlardır. Kemik iliğinde oluşan bu hücreler, daha
sonra vücudun timüs bezlerine göç etmekte ve burada vücudun düşmanlarına
karşı özel bir eğitimden geçmektedirler. Burada hem mikropları
tanımayı, hem de bunların arasında vücuda ait olanlara karşı tepkisiz
kalmayı öğrenirler. Ancak T lenfositlerinin bir kısmı, bütün bu
aşamalardan geçtikten sonra, kendi kendini yoketme kararı alır;
yani intihar eder. Lenfositlerin bir kısmının aldıkları eğitimden
sonra neden kendilerini devre dışı bırakmak istediklerini merak
eden bilim adamlarının yaptıkları araştırmalar neticesinde karşılarına
çıkan sonuç, belki de bilim tarihinin en şaşırtıcı olaylarından
birisiydi. İntihar edenler, vücuda zarar verecek olan maddeleri
zararsız olanlardan ayırt edemiyorlardı. Dolayısıyla vücudu savunmak
için gereken niteliklere tam olarak sahip değillerdi. Yani lenfosit
denen küçük varlıklar kendi kendilerinin eksikliğini tespit edebiliyor,
kendi kendilerini yargılayabiliyor ve yine kendilerine ceza vererek
kendi kendilerini imha edebiliyorlardı. İşin en mucizevi yönlerinden
birisi ise bu planlı işlemi gerçekleştiren hücrelerin ne akıllarının,
ne iradelerinin, ne zekalarının ve ne de beyinlerinin olmamasıdır.
Hücrenin
içinde olan bu olayları inceleyen bilim adamları, tüm hücrelerdeki
intihar silahlarının aynı olduğunu ve bu işlemi bir enzimin gerçekleştirdiğini
de keşfettiler. Bu enzim aktif hale gelince hücrenin proteinlerini
kesip parçalamaya başlar ve bu kesme işlemi hücrenin genetik malzemesini
yok eder. Ve bu durum, hücrenin hayatını devam ettiremeyecek hale
gelmesiyle son bulur.
Bütün
bu olaylar iki açıklamayı akla getirir. Bunlardan birincisi, hücrenin
kendisine ait bir aklı, zekası ve düşünüp plan yapma yeteneği
olan bir varlık olduğudur. Ancak bu bilindiği gibi ne tıbben,
ne fiziken, ne de mantıken mümkün değildir. Eğer hücre bu yeteneklere
sahip olabiliyorsa, insanın saç tellerinin de plan yapabildiği
iddia edilebilir, ya da tırnaklarının da analiz yapma yeteneğine
sahip olduğu söylenebilir. Bunu ise aklı başında olan hiçbir insanın
iddia edemeyeceği açıktır. Böylece birinci açıklama devre dışı
kalmaktadır. İkincisi ise geriye kalan tek alternatif yani olayın
gerçek yönünü ortaya çıkaran asıl izahıdır. Bu da şudur; hücrenin
aklı yoktur. Ancak yaptıkları çok keskin bir zeka ve akıl gerektiren
işlerdir. Çünkü fayda getiren bir iş yapabilmek için plan kurmak
ve bu planı gerçekleştirdikten sonra da elde ettiği olumlu veya
olumsuz neticeye göre başka bir plan yapmaya başlamak, ancak son
derece gelişmiş bir şuura sahip olmakla mümkündür. O halde şuursuz
bir varlık olan hücreyi, bir plan dahilinde hareket ettiren, yönlendiren
üst bir şuur vardır.
Bu
bir bilgisayar programına benzetilebilir. Eğer karşınızda, yazdığınız
yazının imla hatalarını tespit edip teker teker bütün noktaları,
virgülleri, büyük ve küçük harfleri yerine koyan, yanlış yazılan
kelimelerin anında yanlış harflerini düzelterek yerine doğru olan
harfleri yerleştiren bir bilgisayar programı varsa... Hiç kimse
bu programın düzelttiği her kelimeyi tesadüf eseri düzelttiğini,
eksik harfleri tesadüfen doğru yerlere yerleştirdiğini, şans eseri
noktaları, virgülleri, büyük harfleri, noktalı virgülleri metne
tam bir doğrulukla yerleştirdiğini ve yazıyı imla açısından mükemmel
bir hale getirdiğini düşünmez. Peki neyi düşünür? Aklına gelecek
olan ilk şey şu olacaktır. Bu programı icat eden, programın bilgisayara
uyumunu sağlayan, bu programa imla hatalarının nasıl düzeltileceğini
kodlayan ve bir metnin yazılımını mükemmel hale getirmek için
gereken şartları teker teker bilgisayar diline döken, ancak çok
zeki bir bilgisayar programcısı olabilir. Nitekim gerçek olan
da budur.
Hücreler
için de aynı mantık geçerlidir. Hatta hücreler bir bilgisayarın
gösterdiği maharet ve beceriyle kıyas bile edilmeyecek kadar mükemmel,
kusursuz, karmaşık ve detaylı sistemler kurup bunları çalıştırmayı
başarırlar. Ve böyle bir durumun bilimsel tek bir açıklaması vardır:
O da, hücrenin yapacağı her işi ona kodlayan, onu yönlendiren,
onu hareket ettiren bir Yaratıcının varlığıdır. Bu yaratıcı bir
şeyin olmasını dilediği zaman ona yalnızca “Ol” demesi yeterli
olan, herşeyin tek sahibi olan ALLAH’tır.
