|
Yön
Bulma Ustaları
Bilimadamlarının
uzun yıllardan beri üzerinde çalıştıkları ve mantıklı bir açıklama
bulma arayışında oldukları konulardan biri de, hayvanlarda yön bulma
sistemleridir. Hayvanlar aleminde akıllara durgunluk verecek düzeylere
varan bu konunun, zeka sahibi insanları bile aciz bırakabilecek
sayısız örneği yaşanır.
Bilimin, bu hayret uyandırıcı konuya yönelik olarak elde etmiş olduğu
araştırma sonuçları ise, hayvanların yönlerini "altıncı duyu"
adı verilen bir takım gizemli güçler yardımıyla buldukları, bazılarının
güneşi adeta bir pusula gibi kullandıkları, bazılarının ise yeryüzünün
manyetik alanından faydalanarak yönlerini buldukları şeklindedir.
Bu açıklama ve yorumlar ise, karada, suda ve havada yaşayan pek
çok hayvanın nörobilim dallarından, mikrobiyolojiden, bio-akustik
tekniklerden ve fiziğin elektrik, manyetizma gibi temel kavramlarından
haberdar oldukları sonucunu ortaya çıkarmaktadır.
Her izcinin yön bulmak için en azından bir pusulası ve haritası
bulunmalıdır. Harita insana nerede olduğunu, pusula ise gideceği
doğrultuyu gösterir. Zeka ve bilgi yönünden kıyaslanmayacak derecede
hayvanlardan üstün olan insan bile, yön bulabilmede teknolojik olarak
gelişmiş çok sayıda alete ve bunları kullanabilmek için de belirli
bir eğitime ihtiyaç duyar. Bu sayılanlardan hiçbirine sahip olmayan
hayvanların hatasız yön bulma kabiliyetleri ve bu alanda sergiledikleri
sayısız örnekler, sonsuz akıl ve kudretin müdahalesini açıkça göstermektedir.
Bu müdahalenin varlığının daha iyi kavranmasına yardımcı olarak
bir kaç örnekle konuya başlayabiliriz. Örneğin, göç eden bir güvercin,
yükseklikte meydana gelebilecek milimetrik değişimleri hissedebilirken,
aynı zamanda da mor ötesi ışınları görebilmekte ve binlerce kilometre
uzaklıktan rüzgarın deniz yüzeyinde veya dağ yamaçlarında gezinirken
çıkardığı son derece alçak frekanstaki sesleri duyabilmektedir.
Veya bir balarısı, dünyanın manyetik alanında meydana gelen ve ancak
en duyarlı manyetometrelerin ölçebildiği küçük değişimleri fark
edebilmektedir.
Orta Meksika'daki bir volkanik platoda, köknar ağaçlarının dalları
arasında geçirdikleri kışın ardından çiftleşmek ve yumurta bırakmak
için sütleğen otlarını aramak amacıyla kuzeye yönelen Monark kelebekleri,
hiç bilmedikleri ve kilometrelerce sürecek uzun bir yolculuğun içinde
bulurlar kendilerini... Yaz sonunda ise, göç etmiş olan tüm kelebekler
ölecek ve yumurtadan yeni çıkmış olanlar ise, daha önce hiçbirinin
gezip görmediği, ebeveynlerinden kalma kışı geçirme mekanını kendi
başlarına bulacaklardır.
Bu üç örneğin herbiri başlı başına yaratılışa delil teşkil eden
olaylardır. Bu örneklerde ele alınan güvercin, balarısı ve kelebeğin
zeka ve şuur kavramından yoksun olmalarına karşın, son derece üstün
zeka ve şuur alametleri sergiledikleri aşikardır. Basit bir kıyaslama
yapılırsa, normal bir insanın yukarıda adı geçen canlıların uyguladıkları
hassas ölçüm ve değişimleri tek başına ve hiç bir teknik alet kullanmadan
başaramayacağı ortaya çıkacaktır.
Yüce Allah kendi varlığının delillerini insanların gözleri önüne
sermiştir. O, kendi sonsuz rahmet ve kudretini dilediği canlı üzerinde,
dilediği şekilde tecelli ettirir.
Bediüzzaman Said-i Nursi de bu konudaki düşüncelerini şu sözleriyle
ifade etmiştir:
"Cenab-ı
Hakkın ehadiyet-i zatiyesiyle ve mekandan münezzehiyetiyle beraber,
herşey bütün şuunatıyla , dorudan doruya ilmiyle ihata ve teşhis
edilmiş ve iradesiyle tercih ve tahsis edilmiş ve kudretiyle ispat
ve icad edilmiştir. Bütün kainatı bir tek mevcud gibi icad ve
tedbir ediyor. Bir çiçeği kolaylıkla halk ettiği gibi, koca baharı
dahi o suhunletle halk eder. Birşey birşeye mani olmaz. Teveccühünde
tecezzi yoktur. Aynı anda, her yerde, kudret ve ilmiyle tasarruf
noktasında bulunuyor. Tasarrufunda tevzi ve inkısam yoktur..."
(Lem'alar 9. lema Birinci Nükte)
İnsanların,
kainatın gerçek sahibinin varlığını daha kolay ve şüpheye meydan
bırakmayacak şekilde fark edebilmeleri için, umulmadık canlılara
akıl almaz işler yaptırır.
Bu konuyla ilgili son derece çarpıcı bir örnek de karıncaların dünyasında
yaşanmaktadır. Tunus'un Akdeniz kıyısında yaşayan siyah çöl karıncaları
(Cataglyphis bicolar), sabah güneşinin yükselmesiyle 70 dereceye
kadar çıkan çöl kumunun sıcağında, ısıya kendileri kadar dayanıklı
olamayan başka böceklerin ölülerini aramak için yuvalarından çıkarlar.
Bu küçük çöl karıncalarının da kızgın kumların üzeride ve yakıcı
güneşin altında kalabilecekleri son limit yalnızca bir saattir.
Kısacası bu bir saat içinde yiyeceklerini bulup, yuvalarına kaybolmadan
geri dönebilmeyi başarmak zorundadırlar. Görüldüğü üzere onların
çıkmaya hazırlandıkları yolculuk oldukça zorlu ve tehlikelidir.
Meydana gelebilecek en ufak bir aksaklık, mesela zamanında yuvaya
geri dönememe, ölümleri anlamına gelecektir.
Bütün bu risklere rağmen küçük çöl karıncaları, çölün ve güneşin
zor şartları altında besin aramaya çıkarlar. Yolculukları sırasında,
yuvalarından başlayarak 200 m. çapa kadar varabilen bir alanda sık
sık durarak ve oldukları yerde dönerek dolambaçlı bir yol izlerler.
Bu zikzakların bütün karmaşıklığına rağmen, aradıklarını bulur bulmaz
hemen yuvalarına doğru düz bir çizgi boyunca sakin bir şekilde yola
koyulurlar.
Kendi küçük bedenlerine oranla oldukça geniş bir alanda, çölün kumlarının
üzerinde ve yaklaşık 70 derece sıcaklıkta besin bulmaya çıkan bu
karıncaların çıkmış oldukları meşakkatli yolculuktan rahatça geri
dönebilmeleri, beraberinde pek çok soruyu da getirmektedir.
*Herşeyden önce bu karıncalar, büyük bir akıl ve şuur gösterisine
dönüşen bu olayda kimden veya nereden öğrendikleri, hangi yöntemi
kullanmaktadırlar?
* Hiçbir farklılık, ayırt edici en ufak bir iz taşımayan çöl ortamında
bir karınca nasıl kaybolmamayı başarabilmektedir?
* 200 metrelik bir alanı insan vücuduna göre oranlayarak büyütecek
olsak, küçük çöl karıncasının gösterdiği başarıyı bir insan sergileyebilir
mi?
Şüphesiz bu soruları daha da çoğaltmak mümkün. Tüm bu sorular tek
bir gerçeğin varlığına, üstün ve eksiksiz yaratılışa dikkat çekmektedir.
Küçük çöl karıncalarının bu şaşırtıcı durumları bilimadamlarının
da dikkatini, bu alana yönelterek onların yıllarına mal olmuştur.
Bu konuda çalışma yapan araştırmacıların elde ettikleri bilimsel
sonuç ise aynen şu şekilde kayıtlara geçmiştir:
İnsan gözünde bir, çöl karıncalarında ise bin mercek öğesi vardır.
Bilimadamları bu karıncaların her bir gözünde gökyüzünün farklı
noktalarında gelen polarize ışığı algılayabilen 80 tane merceğin
bulunduğunu saptadılar.
Polarize ışık ise, güneş ışığının dünya atmosferine girerken hava
moleküllerine ve diğer parçacıklara çarparak her yöne dağılmasıyla
oluşmaktadır. Bu dağılma polarizasyona yol açar ve bir çok düzlemde
titreşmeye başlayan ışık sadece bir düzlemde titreşmeye başlar.
Bunun sonucunda ise, aralarından en güçlüsü güneşe her zaman 90
derece açı yapan belirgin bir polarizasyon oluşur. İşte çöl karnıcalarının
gözlerinde bulunan mercek sistemi, oluşan bu polarizasyondan yararlanarak
bir çeşit gök haritası çıkarmaktadır.
Karınca durduğunda, gökyüzünün bu durumuna, kilitlenebilmek için
başını olduğu yerde hareket etirir. Bu yolla yuvasına dönüş için
gerekli yönün hesabını yapar. Bu hareketi ise yol boyunca tekrarlar.
Eğer yuvasını bulamazsa, bir takım dairesel hareketlerden oluşan
bir arama yöntemine başvurur ve genellikle de amacına ulaşır.
Attıkları her adımının adeta hesabını tutan küçük siyah çöl karıncaları,
metrelerce süren uzaklıkların ölçümünü nasıl hatasız yapabilmektedirler?
Burada unutulmaması gereken bir nokta vardır: Yanlış yapılmış bir
hesap çöl güneşi altında bir saatten fazla kalamayan karınca için
ölüm anlamına gelecektir. Bunu bile bile çöl karıncaları kendilerini
tehlikeye atarak, ölümüne bir yolculuğa çıkmakta ancak nasılsa ölmeden
bu yolculuğu tamamlamaktadırlar. Onlar adeta bu işi kolaylıkla başarabileceklerini
önceden bilircesine hareket ederler.
Hayvanların uyguladıkları pek çok iş ve davranış, mevcut özellikleriyle
başaramayacakları derecede uzmanlık, bilgi, deneyim ve her şeyden
önemlisi üstün bir akıl gerektirir. Onların aleminden alınacak bir
tek örnek üzerinde yapılan küçük bir inceleme bile, bütün bu özelliklerin
hayvanın kendisinden kaynaklanamayacağını ispatlamaya yeterlidir.
Tüm bunların ancak Cenab-ı Allah'ın gücü ve kudreti sayesinde gerçekleşebileceğini
Bediüzzaman bir sözünde şöyle ifade ediyor:
"
Fenn-i nebatat ve fenn-i hayvanatın şehadetiyle ve tetkikat-ı
amikasıyla, bu feth-i suverde öyle bir ihata ve şümul ve san'at
var ki, birtek Vahid-i Ehadden ve herşeyde herşeyi görebilecek
ve yapabilecek bir Kadir-i Mutlaktan başka hiçbir şey bu cemiyetli
ve ihatalı fiile sahip olamaz. Çünkü, bu feth-i suver fiili ise,
her yerde ve her anda bulunan, nihayetsiz bir kudretin içinde
nihayet derecede bir hikmet, bir dakika, bir ihata ister. Ve böyle
bir kudret ise, ancak bütün kainatı idare eden birtek Zatta bulunabilir."
(Şualar, Yedinci Şua, Birinci Hakikat)

|