İSLAM MEDENİYETİNİN ÜSTÜNLÜĞÜ

Allah insan ruhunu güzelliklerden, sanat ve estetikten zevk alacağı şekilde yaratmıştır. Mümin karşılaştığı güzellikleri yaratanın Allah olduğunu bildiğinden ruhunda müthiş bir zevk ve heyecan yaşar. Allah'ın kendisine gösterdiği güzelliklerden çok etkilenir ve Allah'ı her an daha iyi takdir edebilmeye çalışır. Cennete duyduğu özlem ise bu güzelliklerden aldığı zevki ve heyecanı daha da perçinler. Çünkü ayetlerde bildirildiği üzere Allah cenneti müminin fıtratına en uygun ve en fazla zevki alabileceği sanat ve estetik ile yaratmıştır. Cennet, yüksek ve gümüş tavanlı mekanlar, sütunlar, yüksek merdivenler, mücevher işli tahtlar, yüksek döşekler, ağır işlenmiş atlastan yastıklar, altın tepsiler, testiler, gümüşten billur kaplar, kupa ve kadehler, ve daha nice güzellikler ile donatılmış bir mekandır. İşte mümin cennetin tarif edildiği ayetlerde anlatılan bu güzellikleri, incelikleri ve benzerlerini dünya hayatında da yaşamaya çalışarak, en yüksek medeniyeti oluşturur.

Kuran'da müminler sanata, estetiğe ve güzelliğe karşı teşvik edilmektedir. Araf Suresi'nin 32. ayetinde güzellikler "dünya hayatında iman edenler içindir, kıyamet günü ise yalnızca onlarındır" şeklinde bildirilmektedir. Zira mümin gördüğü güzellikler karşısında daima şükredici olur ve bunların her birini Allah'ı zikretmek ve O'na yakınlaşmak için bir vesile sayar. İnkar edenler ise müminin aksine güzelikler karşısında nankörlük eder, şımarıklığı ve azgınlığı daha da artar.

Kuran'da zikredilen Hz. Süleyman kıssası İslam medeniyetini ve Müslümanın estetik ve sanat zevkini göstermesi açısından çok güzel bir örnektir. Gerçek Müslümanın yeryüzünü nasıl şaheserlerle donatacağını, ileri bir medeniyet getireceğini ve o ülkeyi maddi ve manevi alanda nasıl kalkındıracağının bir delilidir.

Bugün kalıntıları Kudüs'te bulunan Süleyman mabedi Tevrat, İncil, Kuran'da ve tarihi belgelerde bahsedilen son derece görkemli, ihtişamlı ve benzersiz bir saraydır. Hz. Süleyman'ı ziyarete gelen dönemin melikesi Sebe saraya girdiğinde gördüğü eşsiz mimari karşısında hayranlık ve şaşkınlık yaşamıştır. Hatta içerisinden su akan cam zeminden çok etkilenmiş, gerçek sanarak eteklerinin ıslanmaması için eteklerini kaldırmıştır. Bu elbette ki alışılmışın dışında ve hayret verici bir tasarımdır. Aynı zamanda müminin sanat zevkinin sınırlarını ve ufkunun ne derece geniş olduğunu göstermesi açısından da önemlidir. Mümin aklı ve imanı ile benzersiz sanat harikaları ortaya çıkarabilmektedir. Nitekim yakın tarihimizde de Osmanlı sanatı buna benzer bir örnektir. Bu dönemde Kuran'dan ilham alındığından eşsiz, etkileyici ve olağanüstü sanat eserleri meydana getirilmiştir.

İslam medeniyetinde Allah sanatsal üstünlüğün yanı sıra topluma büyük bir ekonomik ve siyasal güç, zenginlik, bolluk, bereket ve eşsiz nimetler de nasip eder. Allah'ın sonsuz bereketi herkese yayılır. İlim, bilim, sanat, hukuk gibi konularda da çok büyük atılımlar olur, yüksek bir medeniyet yaşanır. Tabii ki bunun tek kaynağı yukarıda da bahsettiğim gibi Allah'a ve emirlerine gönülden bağlılık yaşanmasıdır. Gerçek medeniyet ancak vicdanlı, ihlaslı, güzel ahlaklı, geniş ufuklu, taassupsuz, yenilikçi bir anlayış hakim olursa yaşanacaktır. Nitekim Hz. Süleyman döneminde de böyle bir konforun yaşanmasının sebebi O'nun Allah'a olan yakınlığı, her tutum ve davranışında yalnızca Allah yönelip dönmesi ve elindeki tüm bu zenginlikleri Allah'a yakınlaşmaya bir vesile olarak görmesidir. Bundan dolayı da Allah bu kulunun üzerindeki nimetleri çok fazla artırmıştır.

Bediüzzaman Said Nursi İslam medeniyetinde saadetin tüm topluma hakim olacağını şu sözleriyle ifade etmiştir:

"Saadet odur ki, külle ya eksere saadet ola. Nev-i beşere rahmet olan Kuran, ancak umumun, laakal ekseriyetin saadetin saadetini tazammun eden bir medeniyeti kabul eder."

İslam medeniyetinde maddi nimetlerin yanında, asıl Kuran ahlakının ve güzel huyun kaul görmesinden kaynaklanan bir ferahlık oluşur. İşte Bediüzzaman'ın da tarif ettiği ve tüm insanlığı memnun eden medeniyet gerçekte budur. Yoksulun korunup kollandığı, ihtiyaçlarının karşılandığı, sosyal adaletin hakim olduğu, zavallı kadın, çocuk ve yaşlıların, bakıma muhtaç hastaların refaha erdirildiği, toplumsal huzur ve güvenliğin sağlandığı bir medeniyettir bu. Zira din ahlakının ihlasla yaşanması sonucunda tedirginliğin, güvensizliğin, korkunun, kaygının yerini barış, huzur, mutluluk, hoşgörü ve esenlik alır. Toplumda cimri, bencil, öfkeli, neşesiz, saldırgan, aç gözlü kimse kalmaz. Ayrıca kişinin bu ahlakı sürdürebileceği bir ortamı da olmaz. Tümüyle güzel ahlak geçerli olur. İnsanların "geçim derdi" gibi bir konuları olmaz. Kimse mal hırsı ve fakir kalma korkusu ile yaşamayacağından, sosyal yardımlaşma ve paylaşma arzusu güç kazanır. Kısacası İslam medeniyetinde adeta cennet bolluğu ve huzuru yaşanır.

İslam medeniyetinin üstünlüğünü ve getirdiği güzel sonuçları Bediüzzaman Said Nursi'nin bir sözü ile özetlemek istiyorum:

"(İslam medeniyeti) batıni nur, zahiri rahmet, içi muhabbet, sureti muavenet, sireti şefkat, cazibedar bir melektir."