GERÇEK TEHLİKEYE KARŞI UYANIK OLMAK

1990’ların başında SSCB’nin yıkılması ile başlayan ve tüm dünyada yaşanan büyük değişim komunist rejimlerin siyasi etki alanlarının sınırlanmasıyla neticelenmiştir. Ancak yıllarca komünist düşüncenin temel dayanağı olan materyalist felsefe doğrultusunda yetiştirilmiş olan insanların, bu düşüncenin yıkıcı etkilerinden gerçek anlamda kurtulmaları mümkün olmamıştır. Bunun nedeni ise materyalist felsefenin insanlara telkin ettiği dünya görüşüdür.

Bilindiği üzere materyalizm maddenin ezeli ve ebedi olduğu inancını savunan ve dini ve dinin getirdiği ahlak anlayışını tamamen rededen, hatta dini “toplumların uyutulması için bir nevi afyon” olarak gören bir düşünce şeklidir. Bu batıl görüşe göre madde ebedi ve ezelidir, varlığı kendindendir, yaratılmamıştır, yok da olmayacaktır. Kainat ve kainatta var olan tüm detaylar ise sözde tesadüflerin şekillendirmesiyle vücut bulmaktadır. Kuşkusuz üstün bir Yaratıcı’nın varlığını rededen, ahiret inancından yoksun, dini yoksayıp, dini hatırlatan her türlü unsura karşı savaş açmış olan böyle bir ideolojinin insanlığa huzuru ve barışı getirmesi mümkün değildir.

Materyalizm 19. yüzyılda dünya siyaset tablosunu derinden etkilemiş, dönemin kültür, sanat, bilim ve edebiyat dünyasına tamamen hakim olmuştur. Materyalizm halk arasında bilindiği gibi sadece komünizmin fikri dayanağını oluşturmakla kalmamakta, birbiriyle çelişkili gibi görünen faşizm, emperyalizm ve vahşi kapitalizm gibi dünya halklarına acı ve ızdırap yaşatan pek çok din dışı ideolojinin de temel dayanak noktasını oluşturmaktadır.

Materyalist felsefeye bağlı olanların ana amacı Allah’ın varlığını ve dini inkar eden toplumlar oluşturabilmektir. Çünkü Allah inancı ve dinin olmadığı yerde insanların kimseye karşı sorumlu olmadıkları şeklindeki çarpık görüş gelişir. İnsanı başıboş ve amaçsız bir varlık olarak gören, kimseye hesap verme zorunluluğu olmadığını düşünen kimselerin önünde ahlaksızca tutumlarını engelleyecek hiçbir unsur kalmamış olur. Bu nedenledir ki Allah’ın varlığına inanmayan, herşeyi bu dünyadaki yaşamlarından ibaret sanan bir felsefenin savunucuları için savaş, anarşi, kargaşa, katliamlar, zulümler, tecavüzler son derece olağan olaylar haline gelmektedir. Nitekim dünya tarihi bunun örnekleriyle doludur. İçinde yaşadığımız günlerde Çeçenistan’da, Doğu Türkistan’da, Kosova’da, Keşmir’de, geçmişte Bosna’da ve daha dünyanın pek çok köşesinde bitmek bilmeyen savaşlar, acı ve gözyaşı bu durumu gözler önüne sermektedir.

Hatta bu ideolojilerin önde gelen savunucuları iktidarı ele geçirmek ve iktidarlarını devam ettirebilmek için katliam yapmayı mübah görmekte, barıştan ve huzurdan yana olanların yaklaşımlarını ise saflık olarak değerlendirmektedirler. Rus devriminin önderi Lenin’in “Ne aptallık! Ama ne aptallık! Yani kurşuna dizmeksizin devrim yapılabileceğine mi inanıyorlar?" diye vahşeti kınayanlarla adeta alay etmesi de materyalist görüşün şiddeti ve terörü ne kadar makul gördüğünü göstermektedir. Kuşkusuz materyalizmin böylesine zalimane ve gaddar bir bakış açısına sahip olmasının temelinde, Darwin’in ortaya atmış olduğu evrim aldatmacası yatmaktadır. Çünkü materyalizm maddenin ezeliyeti ve ebediyetini savunurken en açmazda olduğu “ilk canlılık nasıl oluştu?” sorusunun cevabını Darwin’in bugün bilimsel olarak tamamen çökmüş olan evrim teorisiyle açıklamaya çalışmaktadır.

Darwin Destekli Materyalizm

Charles Darwin ortaya attığı evrim teorisi adlı sözde bilimsel savıyla bir anda tüm din dışı ideolojilerin gözbebeği haline gelmiştir. Zira Darwin’e kadar materyalist görüşü savunanlar canlılığın ilk nasıl ve ne şekilde oluştuğunu bir türlü açıklayamıyorlardı. Darwin ise içinde yaşadığı çağın ilkel bilim koşullarında, şahsi gözlemlerinden yola çıkarak tüm canlılığın tesadüfler sonucu oluşan bir hücreden meydana geldiğini ve türlerin birbirlerinden türeyerek çoğaldıklarını iddia etmişti. Sadece asılsız bir iddia olmaktan öteye gitmeyen teori ortaya atıldığı dönem içerisinde büyük ilgi görmüş, ancak 20. yüzyılda gelişen bilim ve teknolojik teorinin tüm yanılgılarını gözler önüne sermiştir.

Darwin’in evrim teorisi, Allah’ın varlığının inkar edilmesi, Allah inancının yerine rastlantıların ve tesadüflerin evrimsel süreç içerisinde herşeyi varettiğine inanılması anlamına geliyordu. Hal böyle olunca din karşıtı pek çok sosyal bilimci ve bilim adamı bu teorinin doğru olup olmadığını değerlendirmek yerine, ideolojik bir içgüdüyle teoriyi sahiplendiler. Komünist ideolojinin fikir babalarından Marx, Darwin’in “Türlerin Kökeni” adlı eserini okuduktan sonra “Bizim görüşlerimizin tabii tarih temelini içeren kitap işte budur” derken, faşist Alman tarihçi Heinrecih von Treitschke de “Uluslar ancak Darwin’in yaşam kavgasına benzer şiddetli bir rekabetle gelişebilirler” diyerek Darwinizmi savunma yoluna gittiler. Din düşmanlığı ortak paydasında birleşen tüm ideolojiler Darwinizm’e sahiplenme noktasında da birleşiyorlardı.

Bu dünya görüşü sadece biyoloji ve bilimin diğer dallarını değil, zamanla tüm toplumsal düzeni etkileyen bir hal aldı. Toplum içi ilişkilerden devletlerin birbirleri ile olan ilişkilerine kadar insanoğlunu ilgilendiren her türlü düzenlemede bu görüşün etkileri görülmeye başlandı. Huzurun, güvenin ve istikrarın düşmanlığını barbarlığın, soykırımın ve savaşların savunuculuğunu yapan Darwin şu sözleriyle anarşi ve kargaşayı da meşrulaştırmakta, anarşizm, faşizm, komünizm gibi ideolojilerin savunucularına ilham vermekteydi:

“...İnsan ırkları ve türleri birbirleri ile gizliden gizliye sataşır, birbirinin yerine geçer ve bundan ötürü sonunda bazıları tükenir mi? Bütün bu soruları tıpkı aşağı hayvanlarda olduğu gibi olumlu yanıtlandırmak gerektiğini göreceğiz.”

İnsanı “gelişmiş bir hayvan”, diğer ırkları “henüz evrim sürecini tamamlayamamış aşağı sınıftan hayvanlar” olarak değerlendiren, dolayısıyla savaşları ve bir hiç uğruna insanların birbirlerini katletmelerini olağan gören Darwin “Barbarların yokolup gitmesinden üzülerek söz eden yoktur” sözleriyle de tarih boyunca yapılan soykırımlara zemin hazırlamıştı. Bilim adına ortaya çıkan bir insanın böylesine insanlık dışı bir görüşü savunması elbette materyalist dünya görüşüne sahip olanlar için bulunmaz bir fırsat olmuş, bu durum onların evrim teorisine dört elle sarılmalarıyla neticelenmişti.

Kendilerinden farklı ırkların evrimleşmemiş bir çeşit hayvan türü olduklarını ve her türlü muameleyi hakettiklerini düşünen, bununla birlikte insanlar arası ilişkilerde de şefkat, merhamet, acıma, dürüstlük, vefa, sadakat gibi erdemleri değil de, hakka tecavüz, zulüm, vahşet gibi hayvani dürtüleri teşvik eden bu zihniyet yüzyıllardır insanlara çok büyük acılar çektirmiştir. İnsanların suçsuz yere katledildiği, kardeşçe yaşamasına müsaade edilmediği, huzurun ve barışın yerine anarşi, kavga ve terörün desteklendiği toplum modelleri oluşturulmuştur. Bu sistem içinde çocukluğundan itibaren gizliden veya açıktan açığa dinsizlik propagandasıyla yetişen nesiller aldıkları eğitimin bir gereği olarak “nasıl varolduğunu, nereden ve niye geldiğini” düşünmek yerine, kendilerine verilen telkinlerin gereklerini yerine getirmektedirler.

İnsanların özlemini duydukları huzur, barış ve güven ortamının sağlanabilmesi için öncelikle materyalist felsefe ve bu felsefenin dayanaklarıyla ilmi yollardan mücadele edilmesi gereklidir. Materyalist görüşle yetişen nesiller varolduğu müddetçe ahlaki değerlerde yıpranma ve bunun neticesi olarak da büyük bir ahlaki çöküntü yaşanacağı bir gerçektir. Materyalist görüşle mücadele aynı zamanda dinsizlik ile de mücadele anlamına gelmektedir. Çünkü materyalizm adalet, barış, merhamet, şefkat, hoşgörü gibi dinin emrettiği tüm güzelliklere karşı olan, sadece bugünü için yaşayan, mücadeleyi ve hırsı hayatın ana amacı haline getiren, acımasızlık üzerine kurulu bir dünya düzeninden yana olan bir ideolojidir. Hedeflerini gerçekleştirebilmesi için de en başta savaşması gereken unsur dindir.

İşte bu nedenle Allah’a iman eden ve Kuran ahlakını yaşayan, vatanını, milletini ve devletini seven herkesin kendisi ve çocuklarının geleceği için gücü oranında materyalizmle mücadele etmesi üzerine düşen bir sorumluluktur. Samimi müslümanların asli mücadeleleri herşeyden önce din karşıtı akımlara karşı olmalıdır. Zira dinin yeryüzünden silinmesini isateyenler tüm dünyayı büyük belalara sürükleyecek bir gayenin peşinden koşmaktadırlar. Bu da ancak bir yandan bu felsefe ve teorilerin açmazlarının ifşa edilmesi, bir yandan da Allah’ın varlığının en güzel yollarla tebliği ve din ahlakının anlatılmasıyla mümkün olabilir.

Tek bir hücreden uzaydaki bir galaksiye kadar evrenin her noktasında varolan kusursuz denge kusursuz bir plan ve tasarımın ispatıdır. İnsan da tüm evren gibi Allah tarafından kusursuzca var edilmiştir. Ve birgün yapayalnız ve tek başına Rabbine dönecektir. Bunu bilen ve bu gerçeğe iman edenlerin insanları hak dine yönlendirmeleri, Kuran ahlakını tebliğ edip yaymaları ve insanların Kuran ahlakını yaşamaları için çaba göstermeleri gerekmektedir. Çünkü insanlığın asırlardır hasret kaldığı huzur ve mutluluğun sırrı Kuran ahlakının tam ve gerçek anlamıyla yaşanmasındadır.