KUDÜS BİR KEZ DAHA DÜNYA GÜNDEMİNDE

Temmuz ayı içinde 15 gün boyunca süren Camp David görüşmeleri, Kudüs’ü ve Kudüs sevgisini bir kez daha gündeme getirdi. Görüşmelerin başarısızlıkla sonuçlandığının açıklanmasının ardından ise Filistin sokaklarında bir kez daha "intifada" çığlıkları yükseldi, "yeni intifadaya evet" sloganları atıldı. Kuşkusuz Filistin topraklarında süregelen mücadelenin temeli, 15-20 yıllık bir bağımsızlık mücadelesi olmaktan ziyade tarihin çok daha derinliklerine dayanmaktadır.

Bilindiği üzere Yahudiler MS. 70 yılında ayrıldıkları Kudüs’e dönmeyi, tarihi bir misyon olarak görmüşlerdir. 20. yüzyılın başında da bu isteklerini gerçekleştirmişler ve 1948 yılında işgal ettikleri topraklar üzerinde bağımsız bir devlet kurarak hedeflerinin mühim bir kısmına ulaşmışlardır. 1967’de ise Kudüs’ün tamamını işgal ederek, Yahudiler için kutsal olan Süleyman Tapınağı’nın bulunduğu toprakları 19 yüzyıllık bir aradan sonra ele geçirmişlerdir.

Kuşkusuz tüm bu gelişmeler Yahudiler için son derece önemlidir ve tüm detaylarıyla düşünülmüş tarihi bir planın gerçekleştirilmesidir. MS 70 yılında Romalılar tarafından Filistin’den sürülen Yahudiler için "İsrail dışındaki topraklarda yaşama dönemi" yani "diaspora" başlamıştır. Çeşitli ülkelere dağılan Yahudiler, gittikleri her ülkede azınlık konumunda olmuşlar ve pek de sempatiyle karşılanmamışlardır. Bu nedenle kutsal metinlerinde yer alan, “bir gün Mesih önderliğinde Filistin’e dönecekleri” inancı onlar açısından büyük önem kazanmış ve bu inanç siyonist akımın da temel dayanak noktasını oluşturmuştur. Tarihin akışı içerisinde bu inançlarının önündeki engelleri birer birer kaldırmışlardır. Ancak Osmanlı İmparatorluğu’nun varlığı siyonistler için çok önemli bir engel teşkil etmiştir. Öncelikle Osmanlı hükümeti ile anlaşma yolunu deneyen siyonistler, Halife Abdülhamit’ten aldıkları sert yanıt karşısında daha köklü çözümler arama yoluna gitmişlerdir. Bundan sonra Osmanlı topraklarında ardı ardına başlayan ulusçu muhalif hareketler, Abdülhamit’in tahtından indirilmesi, İmparatorluğun I. Dünya Savaşı’na dahil edilmesi gibi çorap söküğü gibi birbirini izleyen olaylar neticesinde Kutsal Topraklar İngiliz egemenliğine katılmıştır. (Daha detaylı bilgi için bkz. Yeni Masonik Düzen, Harun Yahya, Vural Yayıncılık)

Filistin Kurtuluş Örgütü ve İntifada

Bu tarihten itibaren de Ortadoğu, Yahudiler ve Araplar arasındaki çatışma1ara sahne olmuştur. Özellikle İsrail Devleti’nin kurulmasıyla birlikte bu çatışmalar yerini savaşlara bırakmış, 1967’deki Altı Gün Savaşı’ndan sonra da Filistin topraklarında örgütlü direniş ağırlık kazanmıştır. Ancak tüm bu yıllar boyunca İsrail Devleti ciddi bir terör geleneği oluşturmuş ve işgal ettiği topraklarda -masum halk da dahil olmak üzere- işkence yapmayı adeta bir gelenek haline getirmişti. 1967’den itibaren iki milyon Flistinli’yi işgal altında yaşamaya zorlayan İsrail, oluşan muhalefeti kırmak ve bu insanları göçe zorlayabilmek için sistemli bir işkence politkası uygulamıştır. Nitekim bu uygulama ve neticeleri ile ilgili detaylı bir araştırma ünlü Sunday Times gazetesinde de 1977 yılında yayınlanmış ve işkence vakaları belgeleri ile gözler önüne serilmiştir.

Öte yandan Filistinlilerin cephesinde ise Filistin Kurutuluş Örgütü’nün çatısı altında biraraya gelen farklı direniş grupları dünya çapında yahudi hedeflere yaptıkları saldırılar ile 1970’li yıllardan itibaren kendilerini duyurmaya başlamışlardı. Bu dönemlerde FKÖ, Filistin halkının tek temsilcisi ve İsrail’in de baş düşmanı konumundaydı. Örgütün ideolojik temelini ise anti-emperyalist solcu görüş oluşturuyordu.

1980’li yıllar ise dünya çapında İslami hareketin yükseldiği yıllar olmuş ve bunun doğal sonucu olarak da İsrail’e karşı yeni direniş hareketleri başlamıştır. İsrailler ilk başta bu küçük grupları dikkate almamış ve hatta Filistinli direniş örgütleri arasında böyle bir bölünme olmasını memnuniyetle karşılamışlardı. Ancak daha sonra bu akımların arkasına büyük bir halk desteği alarak büyümesinden endişe duymuş ve sol akımlardan ziyade İslami hareketin öncülüğünde yürüyen bu akımlara karşı tedbirler geliştirmeye çalışmıştır. 1985’den sonra ise Batı Şeria ve Gazze Şeridi’nde en az FKÖ kadar popüler hale gelen bu gruplar 1987 yılında başlayan “intifada” hareketinde de etkin rol oynamışlardır. Bilindiği üzere İsrail işgaline karşı başlatılan intifada hareketi 7 yıl sürmüş ve Arafat’ın İsrail ile 1993 yılında Oslo Barış Anlaşmaları’nı imzalaması ile son bulmuştu.

İşçi Partisi ile Başlayan Barış Süreci

İsrail ile FKÖ arasındaki barış süreci 1992 yılında, İsrail’de İşçi Partisi’nin iktidarı ile başlamıştır. Elbette, bu barış sürecinin Ortadoğu’ya gerçek huzuru getireceğini ve İsrail’in daha yumuşak bir politika izlemesine vesile olacağını düşünmek son derece iyimser bir yaklaşım olurdu. Çünkü İsrail tarafından başlatılan bu girişim stratejik bir geri adımdan başka bir şey değildi. Nitekim İsrail benzer taktikleri tarihi boyunca düşmanlarına karşı hep uygulamıştı. (1979 yılında Mısır’la imzalanan Camp David barış anlaşmasını ardından, İsrail’in Lübnan’ı işgal etmesi bunun en bilinen örneklerinden biridir. Bu durum İsrail’in barış sürecinden neyi anladığını ve neleri hedeflediğini tüm dünyaya bir kez daha göstermiştir.)

1993 yılında ise Arafat ve İsrail Devleti arasında Oslo’da gizli olarak başlayan ve aylar süren görüşmeler sonucunda da, Washington’da tarihi el sıkışma gerçekleşmiş ve Gazze-Eriha anlaşması gündeme gelmiştir. Buna göre, İsrail işgal altında tuttuğu topraklardan küçük bir bölümünde, Gazze Şeridi ve Batı Şeria’da yer alan Eriha kentinde, FKÖ’ye otonomi verecekti. Filistin’e verilecek olan bu iki toprak parçası tüm Filistin topraklarının %2’si bile etmiyordu. Üstelik akla ister istemez neden bu iki bölge sorusunu getiriyordu? Bu sorunun cevabı dönemin gazetelerinde, ünlü Filistinli araştırmacılar tarafından verilmişti aslında: Gazze ve Eriha’yı vermek İsrail’e bir şey kaybettirmiyordu. Aksine o bölgelerde odaklanmış olan İslami harekete karşı asayişin sağlanması işini Filistin polisine devrettiği için, son derece karlı bir işti. Bu anlaşmayla birlikte ünlü yazar Noam Chomsky’nin de belirttiği gibi, FKÖ İsrail ile birlikte İntifada hareketini önleme görevi üstlenmişti. (Noam Chomsky, Milliyet, 1 Ekim 1993)

Nitekim İsrail ve FKÖ arasında ilişkilerin sıcak tutulduğu dönem boyunca diğer Filistinli grup üyelerinin sınır dışı edilmesi, bir takım örgüt liderlerinin ve üyelerinin kaçırılması ve bu gruplara karşı saldırıların artması ve Güney Lübnan’daki sivil yerleşim noktalarının bombalanması İsrail’in söz konusu barış anlaşması ile hedefine uygun hareket ettiğini gösteriyordu. Buna rağmen İsrail’in ana amacı olan Hamas ile FKÖ arasında ciddi bir çatışmanın başlamaması ise İsrailliler açısından oldukça hayal kırıcıydı. İsrail’in “Barış Anlaşması” adı altında uyguladığı “geçici stratejik geri çekilmeler” bu sefer tam anlamıyla hedefe ulaşmamıştı.

Barış Sürecinde Son Durum

Arafat’la Ehud Barak arasındaki Camp David görüşmeleri bu tablo altında başladı. Ancak şu ana dek yaşananlar bize göstermektedir ki, bugüne kadar İsrail Devleti’nin FKÖ’yle ya da herhangi bir Arap devletiyle yaptığı barış ve yakınlaşma geçici bir ateşkes olmaktan öteye gitmemiştir. Bu barış süreçleri, İsrail için ortaya çıkan yeni tehlikeleri bertaraf etme girişiminden başka bir şey değildir. Nitekim Arafat’ın barışa davet edilmesinin ardındaki temel nokta da, yukarıda belirttiğimiz gibi, İsrail’in intifada hareketi karşısında düşütüğü zor durum idi.

Yapılan tüm barış görüşmeleri ancak İsrail’in menfaatlerine uygun düştüğü müddetçe sonuca bağlanmaktadır. Nitekim geçtiğimiz hafta Camp David’de yapılan görüşmelerde de Arafat’ın Kudüs konusunda ısrarlı bir tutum sergilemesiyle görüşmelerin hiçbir ilerleme kayedilmeden neticelenmesi de bunun göstergelerinden biridir. Arafat’ın basına yansıdığı kadarıyla "Kudüs’’ü verecek Arap henüz annesinin karnından doğmamıştır" çıkışı da, geçmişte yaşananlara rağmen Filistin’de bir kahraman gibi karşılanmasına vesile olmuştur.

Camp David’deki toplantıdan Filistin Devleti’nin başkanı olarak çıkıp ardından da Mescid-i Aksa’ya gidip dua etmek istediğini söyleyen Arafat’ın Kudüs’ü bırakmak istememesi, Ehud Barak tarafından gerçekçi bile bulunmamıştır. Oysa Hristiyanlar ve Yahudiler için olduğu gibi Müslümanlar için de Kudüs kutsaldır. Üstelik Kudüs sadece Filistin lideri ve Filistin halkının değil tüm Müslümanlarındır.

Kudüs yeryüzünde yaşayan tüm Müslümanlar için vazgeçilmezdir. Çünkü Kudüs sadece bir şehir olmaktan çok daha öte anlamlar içerir. Peygamberler diyarı kutsal bir mekandır Kudüs. Şu anda bu toprakların işgal altında olması, Müslümanları asla karamsarlığa veya yılgınlığa itmemelidir. Çünkü mutlak güç ve hakimiyet Allah’ın elindedir.