OSMANLI İMPARATORLUĞU DÖNEMİNDE AZINLIKLAR
ARASINDA ADALETLE HÜKMEDİLMİŞTİR

Amerikan Senatosu'nda gündeme gelen Ermeni tasarısı, geçtiğimiz ayın en çok konuşulan konularının başında geliyordu. Osmanlı İmparatorluğu döneminde Ermeni azınlığa karşı bir soykırım gerçekleştirildiği şeklindeki asılsız ve gerçekleri yansıtmayan bir iddia üzerine kurulan bu tasarı, gerek Amerika'da, gerek Avrupa birliği ülkelerinde, gerekse Türkiye'de çok konuşuldu. Bu tasarının ortaya atılması sonrasında pekçok tarihçi, devlet arşivlerinde bulunan orijinal belgelerle apaçık bir gerçeği ortaya çıkardılar. Bu gerçek Osmanlı'nın yüzyıllar boyunca hakimiyeti altındaki ülkelere huzur, barış ve hoşgörü getirdiği gerçeğidir.

Batılı ülkelerin sömürgeleştirdiği ülkelerde çok büyük vahşetler, soykırımlar gerçekleştirdikleri bir dönemde Osmanlı İmparatorluğu fethettiği her ülkeye barış götürmüştür. Kurulduğu dönemlerde bir anda çok büyük bir hızla genişlemesini bu adaletli yönetimine borçludur. Komşu halklar adaletli yönetimi nedeniyle Osmanlı yönetimi altına girmeyi kendileri talep etmişlerdir. Özellikle de Fatih Sultan Mehmet'in İstanbul'u fethettikten sonraki adil yönetimi, tüm tarihçiler tarafından ifade edilen bir gerçektir. Bu dönemde farklı inançlara sahip insanlar kendi dinlerini özgürce yaşamışlar, hiçbir ibadethane zarar görmemiş, hoşgörü hakim olmuştur. Geçtiğimiz yüzyıl içinde çok büyük savaşlarla, işgallerle ve katliamlarla karşı karşıya kalan Balkanlar ve Ortadoğu bölgesi de bu hoşgörülü yönetimin çok önemli iki örneğidir. Bu bölgeler çok farklı etnik ve dini topluluğu bir arada barındırmasına rağmen, Osmanlı döneminde huzur ve barış içinde yaşamıştı. Bu istikrarın tek nedeni Osmanlı'nın adaletli yönetimiydi.

Osmanlı İmparatorluğu'nun Adaletli Yönetimi

Osmanlı İmparatorluğu'nun adil yönetiminin altında yatan en önemli neden Osmanlı Padişahlarının "Kuran ahlakını" yaşamaları ve fethettikleri ülkelerde de Kuran ahlakıyla hüküm vermeleriydi. Padişahlar gittikleri ülkelerde adaletle hüküm veriyorlar, halklara zulmetmiyorlardı. Çünkü Kuran'da insanlar arasında adaletle hükmedilmesi emredilmekte ve bu konuda pekçok örnek verilmektedir. Ayette şu şekilde bildirilir:

”Şüphesiz Allah, adaleti, ihsanı yakınlara vermeyi emreder; çirkin utanmazlıklardan kötülüklerden ve zorbalıklardan sakındırır. Size öğüt vermektedir, umulur ki öğüt alıp-düşünürsünüz.” (Nahl Suresi, 90)

Ayette de bildirildiği gibi adalet Allah'ın bir emridir ve insanlar zulmetmekten menedilmişlerdir. Ancak Allah'ın emrettiği gerçek adalet, bizim dünya hayatında örneklerini gördüğümüz adaletten çok farklıdır. Kuran'da tarif edilen adaletin en önemli özelliği insanlar arasında cinsiyet, din, dil ve ırk ayrımı yapmadan herkese hak ile hükmetmeyi emretmesidir. Bir kişinin diğer insanlardan çeşitli nedenlerle farklı olması onun daha üstün ya da daha eksik olduğu anlamına gelmez. Çünkü insanlar arasındaki tek üstünlük Allah'a imandaki derinlikte, takvada saklıdır. Ayette şu şekilde bildirilir:

Ey insanlar, gerçekten, biz sizi bir erkek ve bir dişiden yarattık ve birbirinizle tanışmanız için sizi halklar ve kabileler (şeklinde) kıldık. Şüphesiz, Allah katında sizin en üstün (kerim) olanınız, (ırk ya da soyca değil) takvaca en ileride olanınızdır. Şüphesiz Allah, bilendir, haber alandır. (Hucurat Suresi, 13)

Ayette de bildirildiği gibi insanların farklı halklar şeklinde yaratılmasının nedeni onların birbirleriyle tanışmaları, kaynaşmalarıdır. Oysa cahiliye ahlakı bu farklılıkları bir üstünlük konusu haline getirmiş, yüzyıllar süren savaşları da bu yanılgı üzerine kurmuştur. Ancak Kuran insanlar arasında hiçbir ayrım yapmamayı, herkese eşit davranmayı, anne-babası, yakını dahi olsa adaletle davranmayı (Nisa Suresi, 135), bir topluluğa karşı duyulan kinin adaletle davranmayı engellememesi gerektiğini (Maide Suresi, 8), bir kişinin zengin ya da fakir olmasının ona adaletle davranmayı engellememesi gerektiğini (Nisa Suresi, 135), ölçüyü ve tartıyı doğru olarak tartmayı (Enam Suresi, 152), yetimlerin mallarını adaletle harcamayı (Nisa Suresi, 10) emretmektedir. Bu ahlakı bilen Osmanlı hükümdarları da gerek kendi topraklarında gerekse fethettikleri ülkelerde adaletle hükmetmişler, kimseye inançları nedeniyle zulmetmemişler, üzerlerinde baskı kurmamışlardır. Bunun sonucu olarak da gittikleri pekçok ülkede sevinçle karşılanmış, bazı ülkeler kendi istekleriyle Osmanlı hakimiyetine geçmiştir. Bugün pekçok batılı araştırmacının eserinde Osmanlı'nın hoşgörüsü, adaleti, merhameti ve şefkati dile getirilmektedir.

Bu örnek bize göstermektedir ki, insanlar ancak Allah’ın emrettiği bu adalet yaşandığı takdirde huzur, barış ve güven içerisinde yaşayabilirler. Aksi durumda ise günümüzde olduğu gibi huzursuzlukların, savaşların, terörün, katliamların, açlık ve sefaletin ardı arkasıkesilmez. Bu adaletsizliği engellemek için yapılan tüm girişimler, Kuran ahlakı yaşanmadığı müddetçe başarısız olmaya mahkumdur. Kurulan yardım kuruluşları, oluşturulan sivil toplum örgütleri eğer toplumun genelinin ahlakında bir iyileşme olmazsa, adaleti sağlamak için insanların büyük bir bölümü gayret sarf etmezse, çok sınırlı ve geçici başarıların dışında başarı elde edemezler. Zaten bu gibi girişimlerin ne kadar yetersiz olduğu günümüzde yaşananlara bakarak anlamak mümkündür. Açlık ve sefalet yaşayan halklara yardım etmek amacıyla kurulan örgütler yıllardan bu yana çaba sarf etmekte, bağışlar toplayıp insanlara yardımcı olmaya çalışmaktadırlar. Ancak dünya kaynakları bu kadar fazla ve toplumun büyük bir kesimi çok yüksek gelir düzeyinde olmasına rağmen açlık sorununa çözüm bulunamamaktadır. Bunun tek nedeni zenginliklerin insanlar arasında adaletsizce dağılmasıdır. Bu insanları refaha ulaştıracak tek yol Kuran ahlakını yaşayan ve gerçek adaleti sağlamak için gayret sarf eden insanların sayısının artmasıdır.

Zavallı erkekler, kadınlar ve çocuklar adına adaleti sağlamak vicdanını kullanan her insanın sorumluluğudur. Zulme rıza göstermek, tüm bu haksızlıklara karşı ses çıkarmadan seyirci kalmak, zulmün ta kendisindir. Bu zulmün bir parçası olmamak için öncelikle Kuran’da tarif edilen bu adalet anlayışını çok iyi anlamamız ve uygulamamız gerekir. Kuran’da zulmü engelleyecek fazilet sahibi kişilerin olması gerekliliğinden Hud Suresi’nde şöyle bahsedilmiştir:

“Sizden önceki kuşaklardan -onlardan kurtardığımızdan pek azı dışında- yeryüzünde bozgunculuğu önleyecek fazilet sahibi kişiler bulunmalı değil miydi? Zulmedenler ise, içinde bulundukları refahın peşine düştüler. Onlar, suçlu-günahkarlardı.” (Hud Suresi, 116)

Bu nedenle gerçek iman sahipleri, hiçbir zaman zulme rıza göstermemeli ve buna karşı koymalıdır. Bunun yöntemini de yine kullarına karşı şefkatli ve merhametli olan Rabbimiz bildirmiştir; iyiliği emredip, kötülükten sakındırmak:

“Sizden; hayra çağıran, iyiliği (marufu) emreden ve kötülükten (münkerden) sakındıran bir topluluk bulunsun. Kurtuluşa erenler işte bunlardır.” (Al-i İmran Suresi, 104)

İnsanlara iyi ahlakla örnek olup, kötülüklerine karşı rıza göstermemek onların da bu yanlış davranışlarından vazgeçmelerine bir vesile olacaktır. Bu iyiliği emreden ve adaletle hükmeden insanlarla birlikte olmak ise ayette de bildirildiği gibi insanları "kurtuluşa götürecek olan" yoldur.