|
HOŞGÖRÜ
VE TOPLUMSAL UZLAŞMA MÜSLÜMANLIĞIN GEREĞİDİR
Tüm toplumların ideali huzur ve güvenlik içinde yaşayabilecekleri bir ortam oluşturabilmek ve hem içeride hem de dışarıda güçlü bir devlet kurabilmektir. Bir devletin dışarıda kazanacağı başarıların ve itibarın özünde ise içeride kurduğu adalet ve eşitlik temeline dayanan, vatandaşlarının huzur ve güvenlik içinde yaşamalarını sağlayan sosyal düzen vardır.
İdeal devlet anlayışında toplumu oluşturan tüm bireyler kendilerine sunulan adalet ve hukuk sisteminden, ekonomik koşullardan memmundurlar ve kendilerinin ve evlatlarının huzur, güvenlik ve barış içinde yaşamlarını sürdürebileceklerinden emindirler. Bu ideal ortamın oluşturulması için gerekli en temel unsurlar ise hoşgörü ve toplumsal uzlaşmadır. Nitekim Türk Milleti'nin tarih boyunca kurduğu tüm devletlerin, çağdaşlarına oranla son derece uzun ömürlü ve ileri medeniyete sahip olmasının ana nedenlerinden birisi de ideal uzlaşma ortamının sağlanabilmiş olmasıdır. Bunun en son ve en etkili örneklerinden birisi ise Osmanlı İmparatorluğu'dur.
Osmanlı altı asır boyunca farklı dinlere, dillere ve ırklara sahip milyonlarca insanı ve çok geniş bir coğrafyayı yönetmiş ve tüm bu dönemler boyunca hakimiyeti altındaki toplumların hepsi Osmanlı'nın kendilerine sunduğu ortamdan razı olmuşlardır. Üstelik Osmanlı 600 yıllık tarihi boyunca sadece toprak fethetmekle kalmamış, fethettiği ülkelerde yaşayan insanların gönüllerini de fethetmeyi başarmıştır. Ele geçirdikleri yerlerde insanların kaynaşmasını, her ırktan ve her dinden insanın uzlaşıp ortak bir hayat sürmelerini öngörmüşlerdir. Bu yönüyle Osmanlı tarihte hiçbir devletle mukayese edilemeyecek kadar üstündür. Osmanlı'nın asırlarca başarıyla uyguladığı hoşgörü sistemi örnek alınması gereken bir model olarak önümüzde durmaktadır. Peki günümüzde Amerika'da ve Avrupa'da pek çok tarih bilimcinin ana araştırma konusu haline gelen Osmanlı Devlet anlayışını bu kadar başarılı kılan temel unsurlar neydi?
Kuşkusuz Osmanlı'nın kurduğu devlet sisteminin bu kadar sağlam ve başarılı olmasında etki eden pek çok sosyolojik etmenin yanında en büyük unsur İslamiyet'tir. Osmanlı üzerine uzmanlaşmış olan tarihçi Paul Wittek Osmanlı Beyliği'nin güçlü bir devlet olarak inşa edilmesinin en temel unsurunun bu beyliği kuranların gaza düşüncesiyle hareket etmeleri olduğunu söylemektedir.
Osmanlıların
taşımaktan şeref duydukları en önemli ünvan gazilikti ve Osmanlı
Beyleri için sahip oldukları dini inancı yeni memleketlere götürebilmek
çok önemli bir şevk ve heyecan kaynağı idi. Dini tebliğ etmek ve
güzel ahlakı yaymak için yaptıkları fetihler sırasında Osmanlıları,
elde ettikleri topraklarda katı ve baskıcı bir yönetim kurmaktan
alıkoyan da yine onların Allah'a ve dine olan bağlılıklarıdır. "Dinde
zorlama (ve baskı) yoktur. Şüphesiz, doğruluk (rüşd) sapıklıktan
apaçık ayrılmıştır." (Bakara Suresi, 256) ayetinin gereği
olarak Osmanlılar fethettikleri topraklarda yaşayan halkı müslüman
olmak için hiçbir şekilde zorlamamışlar, bilakis kendi dinlerini
ve kültürlerini diledikleri gibi yaşayabilecekleri ortamları onlara
sunmuşlardır. 600 yıl boyunca üç ayrı dine ve onlarca farklı mezhebe
bağlı, ayrı dil ve ırklarda olan insanlar birarada huzur ve güvenlik
içinde yaşamışlardır. Tüm güç ve ihtişamlarına ve sahip oldukları
her türlü imkana rağmen Osmanlıların tebalarına karşı anlayışlı
ve hoşgörülü tavırları, bu toplumların doğal olarak müslümanlığa
yönelmeleriyle sonuçlanmıştır.
Aslında
Peygamber Efendimiz'in Medine Sözleşmesi, Hz. Ömer'in Kudüs'te Yahudi
ve Hristiyanlarla yaptığı sözleşmeler, bir kolu Afrika'ya bir kolu
Kafkaslar'a uzanmış olan Osmanlı'nın yönetim biçiminin merkez noktasını
oluşturmaktaydı. Medine Sözleşmesi'nin 25. maddesinde geçen "Yahudilerin
dini kendilerine, Müslümanların dini kendilerinedir" sözleriyle,
yine Peygamberimizin Necran Hristiyanları ile yaptığı anlaşmada
yer alan "Necranlıların malları, canları, dinleri... ve mabetleri
Allah ve peygamberinin koruması altındadır. Hiçbir rahip, kahin
ve keşiş ruhbanlığından, kahinliğinden ve keşişliğinden alıkonmayacaktır"
maddesiyle dile getirilen hoşgörü ve uzlaşma anlayışı Osmanlı Millet
Sistemi'nin de dayanak noktası olmuştur. Tüm müslüman devletler
gibi Osmanlı da tarihinin hiçbir döneminde insanları baskı ve dayatma
politikası uygulamamış, hiçkimseye dinini değiştirmesi için zor
kullanmamıştır. Zira Müslüman Osmanlı yöneticileri zor ve baskı
İslam'a samimi, gönülden iman etmiş müslümanlar değil inanmış gibi
görünen münafıklar kazandıracağının bilincindeydiler.
Müslümanların genel düsturu tüm insanlara güzel ahlakı anlatıp, onları kötü ve çirkin olandan menetmek olmakla birlikte bu düsturun içeriğinde şiddet ve baskı, yıldırma ve tehdit hiçbir zaman olmamıştır. Bu tutumun örnekleri daha da çoğaltılabilir.
"Hıristiyan
dini üzerine olanlardan hiç kimse istemeyerek Müslüman yapılmaya
zorlanmaz." (Hz. Ömer'in Medain Hristiyanları'na olan taahüdünden)
"Bu
Huzeyfe b. el-Yeman'ın Mah-Dinar ahalisine verdiği emandır. Bu emanı
onların malları, canları, toprakları için vermiştir. Onların dinleri
(zorla) değiştirilemez, kendileri ile şeriatları arasına girilemez."
(Huzeyfe el-Yeman'ın verdiği emandan)
İşte
Müslüman ahlakının güzel bir yansıması olan bu örnekler Müslüman
Türk Osmanlı Devleti'nin devlet ve hukuk anlayışını da derinden
etkilemiştir. Nitekim Fatih Sultan Mehmet'in Galata zimmilerine
verdiği ahitnamenin satırları, bu güzel ahlakın Osmanlı döneminde
de hakim olduğunun anlamlı bir örneğidir: "Ben dahi kabul eyledim
ki kendülerin ayinleri ve erkanları ne vehiçle olagelirse yine o
üslup üzere adetlerin ve erkanların yerine getireler... Ve kiliselerini
alup mescid etmeyem. Bunlar dahi yeni kilise yapmayalar... Ve buyurdum
ki yeniçeriliğe oğlan almayayım ve bir kafiri rızası olmadan Müslüman
etmeyeler ve kendileri aralarında kimi ihtiyar ederlerse maslahatları
içün kethüda nasbederler". İşte Osmanlı'nın beraber ve huzur
içinde yaşatma ve yaşama becerisi böyle üstün bir ahlaktan kaynaklanmaktaydı.
Üstelik Osmanlılar yayıldıkları tüm toprakları Dar'ül İslam olarak kabul etmişler ve bu topraklarda yaşayanları da Dar'ül İslam'ın fertleri olarak görmüşlerdir. Dolayısıyla Kuran ahlakına bağlı bir sosyal düzen, hukuk ve devlet anlayışı oluşturmuşlardır. Osmanlı idarecilerinin Kuran ahlakına bağlı olmaları Allah'ın Kuran'da tüm inananlara emrettiği güzel ahlakı yaşamalarına ve kendilerine tabi olanlara karşı da uygulamalarına vesile olmuştur. Kuran'da tarif edilen, "Allah'tan ve ahiret gününden içi tireyerek korkan", "kendisi ihtiyaç içinde bile olsa malını veren", "kendisi veya yakınlarının aleyhine bile olsa adaletten yana olan", "hakkına tecavüz edilmiş olsa bile öncelikle af yolunu tercih eden", "güzellikle öğüt verip hatırlatan", "yumuşak huylu ve alçakgönüllü olan" Müslüman ahlakının yaşanıyor olması Osmanlı'nın 600 yıl boyunca hoşgörü ve toplumsal uzlaşma ortamını sağlayabilmesinin temel faktörüdür.
İşte
bu nedenle Osmanlı'nın sahip olduğu topraklarda -bugün Balkanlar'da,
Kafkaslar'da ve Ortadoğu'da olduğu gibi- zulüm ve gözyaşı değil
İslam medeniyetinin engin birikimi yükselmiştir. Bu muhteşem mirasın
varisleri olan bizlerin de Osmanlı'yı bir Cihan Devleti yapan, uygarlığımızı
zenginleştiren, geçmişimizle gurur duymamızı gelecekten ümitvar
olmamızı sağlayan bu unsurların kökenlerini ve temellerini çok iyi
anlamamız gerekmektedir. Aksi takdirde 21. yüzyılın lider devletleri
arasında olmayı başaramayacağımız gibi kendi iç huzurumuzu ve güvenliğimizi
de tehlikeye atmış oluruz. Çünkü gerçek hoşgörü ve toplumsal uzlaşma
ortamı ancak dinin getirdiği güzel ahlakın yaşanmasıyla mümkündür.

|